Hindistan Bir Efsane!

“…Denizin altında nasıl bulanık görüyorsak bizler, ve balıklar için nasılsa dünya sudan sıçradıkları kısacık anlarda, buraya hiç gelmemiş, sokaklarda kirlenmemiş, elleriyle yemek yememiş biri de öyle görür, algılar bu kocaman çelişkiler ülkesini…”

Burada şaşırmıyor insan.

Alışkanlıktan dolayı değil, yadırgamamayı öğreniyorsun. Şaşırmaya kalksan o kadar çok şey var ki. Tren garında öylece yere uzanmış uyuyan insanlar, gazete kağıdından rüyalar mı görüyorlar, tek seferlik, umarsız, buruşturup atmalık. Aynı gazeteler gecenin ayazında örtü olurken o yolculara, görülen düşleri de yazıyor mu yazarlar kendi köşelerinde? Şeker pembesi masallar anlatıyor mu ofset baskı gazeteler silik de olsa. Derince alınan bir nefes, yakıyor mu ciğerleri yoksa peronlar arası konaklayanların burunlarına getiriyor mu, harf ve şekillerin sayfalarca taşıdığı mürekkep kokusunu? Ertesi sabah gün doğduğunda toplanıp atılırken tren garı bekçisi tarafından, yarısı okunduysa şanslı satırlar dokunuyor mu kimsenin yüreğine? Hayır, şaşırmıyorsun hiçbirine. Soru sorarken bile bir nokta keskinliği: Onların soru işaretleri yok. Bu kadar küçük yaşamak tatmin etmezdi kentlileri ama bu istasyonun farklı kuralları var. Ağır basıyor devam etmek, uyum sağlamak. Hijyen, etik, dayatılmış normlar, hiçbiri gerçek değil. Sığ kalmak daha güvenli belki de bazıları için; arka sokaklar yıkılmalı, arka sokaklar kokuyor. Orada ellerini tutan çocuklar ve eteğini çekiştiren dilenciler var. Yanlış akan trafik, pislik, gürültü, doğallık ve toz ve baharat ve böcekler ve sen tek başınasın. Her yerde, köşede, duvarda, yavaşça yanan bir tütsü, yanık bir koku. Hindistan kokusu. Köpekler bile başka burada, daha zayıflar, çirkinler. İçin ürperiyorsa normal, hissediyorsun demektir.

237

Nasıl anlatırsın Hindistan’ı hiç görmemiş birine bu toprakları?

Denizin altında nasıl bulanık görüyorsak bizler ve balıklar için nasılsa dünya sudan sıçradıkları kısacık anlarda, buraya hiç gelmemiş, sokaklarda kirlenmemiş, elleriyle yemek yememiş biri de öyle görür, algılar bu kocaman çelişkiler ülkesini. Bulanıklık gitmeli ayak basıldığı anda, gözler alışmalı, açılmalı. İyileşir gibi. Tanışır gibi. Renkleri sevmeli, fark etmeli insan, asırlarca uğruna festivaller düzenlenen renklerin kutsallığını dinlemeli. Bak toprak kırmızımsı, kiremit rengi. Sular mavi değil yeşil. Kayalar yosun tutmuş. Havada gri tonları; yağmur sonrası çamur asılı. Turuncu davetsiz misafir; beklenmeden çıkıveren tapınaklardan, çiçeklerden, kadınların, genç kızların sarilerinden ama çok sevilen, baş tacı. Çıplak ayaklı, güzel ayaklı, süslü küçücük çocuklar oynuyorlar renklerle. Terzilerin iplikleri öksüz. Onlara rağbet iğreti, asıl renk meclisi çocuklarınki. Siyah yok oysaki, varsa da karanlık değil. Saçlardaki, gözlerdeki siyah parlıyor ışıl ışıl, kötülük yok orada. Siyah renge söz düşmezmiş gerçek karalığın olduğu gözlerde. Dilencilerin avuçları sonradan boyanmış, hiç kimse kötü doğmaz. Varoşlarıysa görmedim, sadece söylenti. Mavi huzurun rengidir ya; mavi, tepeden inme denizi bulma, tertemiz, aniden dolan kalbe. Mavi bir ülke değil ki burası. Safran olabilir, ya da yeşil. Huzur dolmaz kimsenin içi onca şeyi yaşarken, doğallığı kabul etmeden ilk iş. Yeşilin doğallığıdır belki de mavi huzurunun anahtarı. Evet, evet, bu olmalı. Kesmesinler n’olur o güzelim ağaçları!

 

Taşlar var bir de her an her saniye ezilen. Küçük kızların halhallı ayaklarıyla çiğnediği, genç erkeklerin üzerine tükürdüğü, yaşlıların yollar boyunca etek sürüdüğü kaldırım taşları duruyorlar öylece dolmuş duraklarında, dükkân kapılarında.

Her şey mi başka olur bir ülkede- değil tabii ki. Rakamlar aynı mesela; one, two, three, four herkes için aynı. Başka tek bir sözcük bilmeseler de, oyunlarda, sokak numaralarında, faturalarda, otel odalarında hep one, two, three, four. Hal hatır sorulamaz olmuş ama one, two, three, four. On bir tane resmi dili var Hindistan’ın. Sözler Urduca, Hintçe, Pencapça veya adını bilmediğim yüzlerce yerel dilin birinden ama anlaşıyorlar eninde sonunda. Türkçe gibi tıpkı, Hintçede de “Hindistan”, “insan”, “baba” aynı sözlerle anlatılıyor, daha ne isterim? Ellerini kavuşturup kalbine götürdüğünde, sözcüklere dökülemiyorsa o an ve sen, karşındakine, konuşma sanatının, dilin, edebiyatın erişemeyeceği kadar çok şey anlatabiliyorsan o hareketinle, bu da bir dil sayılır mı? El sallayıp gülümseyenler haklı; selamlaşmanın ırkı, ayrımı yok. Aynı bardakla su içmiş yüzlerce kişi, aynı tadı almış, aynı tada susamış, kültürü paylaşır gibi. Kimse iğrenmemiş kendi dudağını başkasının dudak izlerine değdirmekten. “Masala” olmazsa olmaz, her yemekte bolca baharat, bolca köri, en doğrudan paylaşımı kültürün. Otobüs, kapasitesinin üç katı dolu giderken hızla ve tüm trafik kurallarını hiçe sayarak, ıslık çalarak anlaşan muavinler gülümsemezlermiş hiç, el sallamazlarmış. Nece konuşurlar, kolay değil anlamak. Sahi kim yasak etmiş onlara mutluluğu? Ciddi olmazlarsa bu kadar, herkes mi kandırırmış onları? Hiç mi göz yummazlarmış parasız bir işçinin vereceği birkaç rupi eksik ücrete? Hindistan’ı tanımayan gezgin bir turistin gerçekleşmesi imkânsız, kısır hayalleri miymiş bunlar?

Tanımasam yazabilir miydim bu kadar hissedebilir miydim? Kocaman yapraklı tropik ağaçlar var kafamı çevirdiğim her yerde. İstemiyorum billboard görmek, pizza yemek. Starbucks, Dominos, KFC sarmış her yeri; aldıkça eksilmiş, yedikçe acıkmışız. Acıkmışız gerçeğe, toza, pisliğe, kokuya, insanın özüne. İneklerin serbestçe gezindiği yemyeşil doğanın içine tarlalar kondurmuş insanoğlu yapay yeşilden. Karın tokluğu uğruna dünya ne yapıyorsa Hindistan da yapmış aynısını. Tohumlar, meyveler varmış kilometrelerce yola giden, yorulurlarmış. Tarlalar, ruhları doyurur mu? Parmakları tabakta kaybolmuş, çocuklarını besleyen onca anne sorguluyor mu yemek yeme eylemini? Havuzlu, güvenlikli sitesinde horoz sesleriyle uyanınca insan bir gariplik sezmiyor mu içten içe? Daha ne kadar görmezden gelebilir, kafanı çevirebilirsin. Zenginin de fakirliği olurmuş demek ki.

502

Sabırsızlar, heyecanlılar, kime ne? Topraktan geliyor bu insanlar. Kimseyi korkutmaya çalışmıyorlar. Bir düğünde buldum kendimi bir gün. Ben onların fotoğrafını çekiyordum, onlarsa benim. Nasıl farklıyız birbirimize? Hangi aile albümünde yer aldım, kim bilir. İz bırakmalı insan, adımları çınlamalı başka kulaklarda, karşı koymalı unutulmaya. Kalabalıklar içinde yalnızlık burada trajedi olurdu.

Rüyamda küçük eller gördüm bana uzanan.

Hiç uyanmak istemedim, uyanınca anladım. Rüyam çok gürültülüymüş. Her şehrin farklı bir Tanrı’sı var. Her odada, arabada, lokantada bir Tanrı köşesi; tütsüler, çiçekler, mumlar, heykelcikler. Ne güzel bir karmaşa bu: İsa’yla, Muhammed, Buddha’yla, Allah yan yana. Bense en çok Ganesh’i sevdim, fillerden ötürü. Korusa çocukları kâbuslardan, hortumu değneği olsa. Düşünelim ki küçük mahallelerin fakir okullarında yalın ayaklı, hızmalı, sürmeli çocuklar büyüsünler neşe içinde. Saçının örgüsü bozulmasın isterim. Mini mini yüreğin hiç kırılmasın; ellerin hiç kimseye vurmasın, hiç silah tutmasın isterim. Sırf yaşadığın sefalet bunalttı diye seni daha bu yaşında ve hayat kesinliği, belirli maaş var diye orduya katılmak, orduyu savunmak zorunda kalma isterim. Kim karşılıksız iyilik yaptı ki sana, kim sana mutluluk ikram etti, herkes mi cimri etrafındaki? Beyaz ten bu kadar mı farklı benim üzerimde. Ne farkı var benim kirli ayaklarımın senin daha kirli ayaklarından? Yeterince su olsa da yıkasak, ne fark eder. Burnun akıyor arada, nerede beyaz mendilin, koymamış mı annen cebine? Hah işte, şuraya düşmüş. Birileri basmış üzerine, belki de bana öyle geliyor. Kırk derece sıcakta güneş altında zıplarken sen top peşinde, öğretmenlerin bana Hindistan cevizi ikram ediyorlar. Canın çeker mi hiç? Hem nasıl giyiyorlar o sariyi, nasıl oturup kalkıyorlar? Onlara dokunabilir misin sen? Gitsen tutsan ellerinden, kovarlar mı seni, sarılırlar mı? İşgücü diye adlandırılan kalabalığın bir parçası olup, sabah 8 akşam 5 çalışırsan devlet dairesinde ya da mühendislik okuyarak kanıtlarsan kendini sarılırlar mı o zaman? Ne kadar da soğuk, kısıtlı bir son. Hak ediyorsun sen fazlasını.

 

Artık sessizlik var.

Bazı geceler gözlerimi kapattığımda hala oradayım, caddelerde geziniyor, şarkılar söylüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama huzurluyum. Uzayıp giden tren yolculukları şahit bana deniz kokusu hiç gitmedi burnumdan. Çimler kaşındırırdı beni, böcekler korkuturdu. Uyum sağlıyorsun, devam etmenin ilk koşulu. Bir cennet ya da cehennem değil. Anlamak, kabul etmek değil. Hindistan güzeli ve kötüyü ayırmak olamaz. Burada iyiyi bulmak nefes almak gibiyse çirkini görmek nefes vermek. Biri olmadan öteki yarım, anlamsız. “Başına gelen bir olayı yalnız ‘iyi’, yalnız ‘kötü’ diye değerlendirmediğinde buraya ait olacaksın” yazmıştım not defterime uçağımı kaçırdığımda, Hindistan bana böyle merhaba demişti. Giderken ağlıyordum, yanımda oturan Hintli adam peçete uzatıyordu bana bütün yol. Şimdi hepsi çok uzak, herkes hayatına döndü, her şey bir çılgınlık, bir deneyimdi. Yo hayır, nefret ettim bu çıkarcı sözcükten. Deneyimler geçer, biter, anı olur. Ben unutamam ki seni, kalbime dokundun. Kelebek ömürlü olma n’olur, nereye düşse yolum yıllarca kal benimle. Biliyorum dönerim sana bir gün, Hindistan bir efsane.

BUSE ERCAN – 2014