Global Talent ile Hindistan Tecrübem

Hindistan’ın tanınmış okul zincirlerinden birinin düzenlediği Uluslararası Sahne Sanatları festivalinde kültürel eğitmen olarak öğrencilere kendi ülkemden danslar, şarkılar, dilimizden bazı temel kelimeleri öğretmek, bir nevi kültür elçisi olarak Global Talent ile Hindistan tecrübem başlamıştı. Stajım sürekli etkileşim gerektirdiği için normal bir turistin asla deneyimleyemeyeceği şeyleri deneyimledim ve asla öğrenemeyeceği şeyleri öğrendim.  Hintlilerle yaşadım, her sabah onlarla beraber Hindu ilahilerini dinledim, net sayısını genellikle kendilerinin bile bilmediği tanrılarına dua ettim, onlar ne yiyorsa ben de onu yedim… Sabah kahvaltısında bile acı yemek çok zordu en başta ancak zaman geçtikçe Hindistan’ın o ilginç kokusuna alıştığım gibi o ülkenin bana zor gelen her şeyine alıştım. İlk yediğimde boş gözleme dediğim o chapati’yi, fazla acı mercimek çorbası dediğim dahl’ı öğünlerimden eksik etmez oldum. İlk gördüğümde şok olduğum o kuralsız trafikte hareket etmek kolaylaştı, sokağın pisliği bile artık gözüme batmamaya başladı. Ama Hindistan’da sende en çok etki bırakan ne derseniz, o kadar çeşitliliğin bir arada sakince yaşıyor olması derim hiç düşünmeden.

Hindistan’da birçok din var; Hinduizm, Jainizm, Sikhizm, Budizm, İslam, Hristiyanlık ve daha niceleri. Yüzlerce dil var sürekli konuşulan, yüzlerce kültür, yüzlerce mutfak, bir milyar da insan var… İlk başta gözümü korkutan bu sayılar, beni oraya bağlayan neden oldular. İnsanlarda Hindistan konusunda bu kadar bağımlılık yaratan şey bu çeşitlilikmiş, bu yüzden oraya bir kere giden herkes bir kere daha gidiyormuş bunu anladım. Çünkü bu kadar çeşitlilik arasında öğrenebileceklerinizin sınırı yok. Bu yüzden bir kere gitmek yetmiyor, bir yerde kalmak hiç yetmiyor. Hindistan öyle bir ülke ki her saniye size insanlık dersi de veriyor. Mumbai sokaklarında yürürken ben hep bu kadar sefillik bu kadar zenginlikle nasıl bir arada yaşıyor diye düşünüyordum. Bir tarafta çocuğunu yolun kenarındaki giderde yıkayan bir anne görüyorsunuz yanından BMW geçiyor, ağaca bağladıkları bir tentenin altında hayata tutunan çocuklar görüyorsunuz arkalarında şehrin en pahalı rezidanslarından biri yükseliyor. Kapıları hep açık olan o trenlerde bile birinci sınıf ikinci sınıf ve üçüncü sınıf vagonlar var. Evlerde hizmetçi olarak çalışan ablalar üzerlerinde rengarenk saree’leriyle yolun kenarında durmuş dedikodu yapıyorlar, seyyar satıcılardan yemek yiyen insanlar kalabalık oluşturmuş, yolun kenarında bilezik satıcılarını görünce anlıyorsunuz aslında ne kadar renkli ve canlı bir ülke orası.

 

10481665_10203807186093875_3573958958923902676_n

 

Ve tabii öğrencilerim… Her birinin gözlerindeki o pırıltı, sütlü kahverengindeki tenleri, simsiyah saçları… Her sabah bana neşeyle “Good morning Ma’am!” deyişleri. Hele de derse her girdiğimde hep bir ağızdan “Hoş geldin öğretmenim!” diye bağırmalarını, doğum günümde Türkçe doğum günü şarkısını söylemelerini hayatım boyunca unutmayacağım. Dil kimi zaman aramızda bir engel olsa da, birbirimizi anlamaya çalışarak, kültürlerimizi karşılaştırarak geçirdiğimiz o sevimli dakikalar zihnimde sanki dün gibi her zaman. Son gösteride öğrencilerimden bir kısmının gösteri bitiyor diye ağlayarak sahneye çıkmaları, diğerlerinin de sahnede ağlamaları… Artık veda etme vakti geldiğinde de onları bir daha ne zaman görebilirim ki diye düşünürken ben,  anladım ki bu stajın tek kötü yanı bu kadar kısa zaman sonra hoşça kal demek zorunda olmakmış.

Eylül Beyazıt, İzmir

 

0 cevaplar

Cevapla

Tartışmaya katılmak ister misiniz?
Katkı yapmaktan çekinmeyiniz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.