Hayatta her şeye severek yaklaş, sorunlarına bile!

3 yıl öncesine dayanıyor aslında bu işi yapma isteğim. 3 sene önce hayatımı tamamen değiştiren bir kurumun parçası oldum ve gelen öğrenciler ile birlikte çeşitli sosyal sorumluluk projeleri düzenledik. Projeyi yaparken stajyerlerimle geçirdiğim vakit ve onların gerçekten ortada olan bir sorunu çözmek için çalışmaları aklımın bir köşesine Global Citizen ile yurt dışına giderek bu işi benim de yapmam gerektiği hissini koyuverdi.

Ülke seçimi konusunda çok fazla fikrim vardı çünkü hemen hemen tüm ülkelerde arkadaşlarım vardı. Fakat bu kurumun bana öğrettiği şeylerden bir tanesi, bence en önemlisi, farklılıkları yaşamaktı. Bu yüzden tercihimi Çin’den yana kullandım. Çin ile ilgili hemen hemen her Türk insanının bir önyargısı vardır. Benim yoktu çünkü bu kurumda ben daha öncesinde de bu kültürü kendi şehrimde tanıma fırsatı bulmuştum. Çin’de , Guangzhou şehrinde, ayni hisleri paylaşacağım, beraber güleceğim, beraber ağlayacağım insanlara doğru yolculuğum başladı. Yolculuk esnasında geçireceğim günlerin planlarını teker teker yapmaya başladım çünkü sayılı günüm vardı ve bu yolculuğun tadını sonuna kadar yaşamam gerekti.

Havaalanına indiğimde dünyanın en kalabalık ülkesine geldiğimi fark ettim. İnanılmaz bir kalabalık ve pasaport kontrolünde harcadığım bir buçuk saat… Sonra kendi kendime dedim ki ” iyi ki buradayım.” İki tane güler yüzlü proje üyesi beni karşıladı ve havaalanından metro istasyonuna doğru gittik. 3 hat değiştirdiğim metro yolculuğundan sonra kalacağım yere ulaştım. Projemde birlikte çalışacağım Polonyalı ve Romanyalı arkadaşlarımla tanıştım. En güzel şey neydi biliyor musunuz? Sanki doğduğumdan beri o insanlarla arkadaşmışım hissine kapıldım ve ilk günü dinlenerek geçirdik.

İkinci gün sabah her gün alışık olduğum kahvaltının dışında bir kahvaltı yapacağım için tedirgindim. Kahvaltıda “bao zi” dedikleri bir çörek ve sütlü çay içtik. Bu çörek daha sonra benim lakabım olacaktı.

“Tedirginliğim iyiyi mi kötüyü mü getireceğini bilemezsin risk al dene.” Daha sonra bir hafta boyunca hem şehri tanıyacağımız aktiviteler yaptık hem de proje hakkında bilgi alıp projeyi nasıl daha iyi yapabileceğimizin bir değerlendirmesini yaptık.

Projem Çin’in 150 küsur haneli bir köyünde bulunan 8-10 ve 11-13 yas grubundaki çocuklara İngilizce öğretmekti. Köyde gerekli olacak malzemeleri (uyku tulumu, yemek kapları, sinek ilacı ve bazı kırtasiye malzemeleri ) temin ettikten sonra köye doğru 3.5 saat sürecek yolculuğumuz başladı. Yolculukta manzarayı izlerken hayatımın en güzel kararını verdiğimi düşündüm. Köye indiğimizde inanılmaz bir yağmur yağıyordu. Çocuklar meraklı ve ürkek bakışlarla yanımıza yaklaştılar. Hiç bir çocuk bizimle konuşmuyor aksine kaçıyorlardı. Bu bizi tedirgin etti çünkü hiçbirimiz aslında profesyonel olarak bu işi daha önce yapmamıştık.

Tüm okulu hep birlikte temizledik ve yaşanmaya ve öğrenime uygun hale getirdik. ( temizlik esnasında karşılaştığımız manzaraları ne siz sorun ne ben söyleyeyim 🙂 )

Ertesi gün bize yapılacak hoş geldin töreni ile başlayıp ders aşamasına geçilecekti. Sabah öğrenciler okula geldiğinde büyük bir korku ve tedirginlik her iki taraf içinde hakimdi. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra çocuklarla vakit geçirmek için bir süre verildi. Yaklaştığımız her çocuk konuşmayı reddetti ve kaçtı. Bu durum bir kaç gün daha devam etti ve birbirimize ısınmaya başladık. Rutin derslerin yanında oyunlar oynuyorduk ve bir oyun esnasında okula polisler geldi.

Köylüler çocukları esir alıp kötü şeyler öğrettiğimizi düşünerek bizi şikayet etmişti. Çinli proje mensupları konuyu anlatarak polisleri gönderdiler fakat biz stajyerler olarak 3.5 saatimizi polis merkezinde geçirmek zorunda kaldık. Çin’de karakola düşmek en keyifli şeylerden biriydi aslında çünkü polisler bizim niyetimizi biliyordu bizde onların. Karakoldan gülerek eğlenerek ve fotoğraflar çektirerek çıktık. Sonra o polisler her gün bizi ziyarete geldiler ve her gün bir şeye ihtiyacımızın olup olmadığını sordular. Ertesi hafta sonu tüm köye bir festival düzenledik ve oyunların sonunda köylülere hediye dağıttık. Tedirginlik ve mutsuzluk yerini gülen gözlere ve kocaman kalpli insanların merhametine bırakmıştı.

 “Hayatta her şeye severek yaklaş. Sorunlarına bile.”

Mükemmel bir proje dönemi geçirdikten sonra en sevmediğim an yaklaşmıştı ayrılık zamanı. Çok iyi bir proje döneminden sonra kapanış seremonisi düzenlememiz gerekiyordu. En iyisini yapmalıydık çünkü o çocuklar artık bizim belki de bir daha karşılaşamayacağımız kardeşlerimiz olmuştu. Kapanış seremonisinin sonunda herkes bulduğu ilk omuza başını koydu ve ağlamaya başladı. Orada aileden ayrılmanın nasıl bir his olduğunu anladım. Öğrettiğimiz şeylerin İngilizceden fazla olduğunu paylaştığımız şeylerin sadece kağıt kalem olmadığını o an anladım.

Proje boyunca uyku tulumunda uyuyup çok iyi şartlar altında yaşamamıştık. Tabiri caizse survivor hayatI yaşamıştık. Fakat ben hayatta kalmayı bu deneyimle öğrendim. Çünkü eğer herkes mutluysa o şartların hiçbir önemi yok.

 “Mutluluk para ile satın alınamaz.”

Çin’den ayrıldıktan sonra 1 hafta boyunca Hong Kong ve Macau’yu gezdim ve inanılmaz bir dünyanın Asya’da gizli olduğunu gördüm. Sonuç olarak Global Citizen ile inanılmaz bir deneyim yaşadım. Arkadaşlıklar, mutluluklar, deneyimler…

Her şey tamamen kendinizde bitiyor. Sadece birazcık konfor alanınızın dışına çıkıp kendinizin hayatta nerde olduğunu görmeniz gerekiyor. Bunu yapabileceğiniz yaslar bu yaslar. O yüzden zaman kaybetmeden hayatinizin bir bölümünde risk alin ve bu deneyimi yaşayın.

PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ!

 

Mert Güreş

0 replies

Leave a Reply

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *