Nihao ve tek tük öğrenebildiğiniz diğer tüm Çince kelimeler

global citizen çin

Yaklaşık 8 saattir uçuyorsunuz. Karşınızda aynı film 2. Kez gösteriliyor. Tedirginsiniz. Hiç bilmediğiniz bir Çin havayolu şirketine binmişsiniz ve sorular… Bin türlü olabilitesi sizi korkutan sorular… Düşününce bir anlık gözünüzde büyüyüveriyor. Belki 3 ay önce böyle bir yolculukta olacağınızı düşünmemişsiniz bile. Heyecanınız… Ve takip eden tedirginliğiniz… Yüksekliğin azaldığını gördükçe kalp atışınız da hızlanıveriyor.

Kapalı bir hava karşılıyor sizi. Korkuyorsunuz. Uzaklara baktığınızda puslu bir hava… Sisten çok net görülmeyen evler… Karanlık… Yaz hiç gelmemiş, gün hiç doğmamış gibi. Bir an gelmeden önce okuduklarınızdan hareketle doğmayacak mı diye düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Çantanızı kaptığınız gibi çıkışa yöneliyorsunuz ki işte o anda ülkenizde yaşayamayacağınız bir tecrübenin ve düşünemeyeceğiniz tedirginliklerin içine atıyorsunuz kendinizi. Saatlerce uzakta, kimseyi tanımadığınız kocaman bir şehir… Elinizde çantanız isminizin yazdığı bir kâğıt parçası arıyorsunuz. Meraklı gözler arasında 2 samimi yüz karşılıyor sizi. Tanışıveriyorsunuz hemen. Yıllar sonra bile unutamayacağınız, iletişiminizi koparamayacağınız ilk global dostlarınız belki de.

Dalıyorsunuz şehrin içine. Dünyanın çok farklı yerlerinden gelen kişilerin oluşturduğu bir ekiple… Henüz birbirinizi tanıma şansı bulamamışsınız bile. Şehri tanımaya başlarken takımınızı da başlıyorsunuz tanımaya. Burada rengin, dinin, dilin önemi yok. İnsanlara küçük bir gülümseme yerleştirdiğiniz anda kat ve kat fazlasını veriyorlar size. 1 hafta ekibinizle şehirde küçük turlar attıktan sonra projenizin olduğu yere varıyorsunuz. Kocaman bir kapı karşılıyor sizi. İçerisinde 20şer metre aralıklarla bir sürü küçük şirin binalar. Çatıları üçgenimsi. Her bir bina çizgi filmlerden fırlamış gibi. Umut verici… Rengârenk… O ilk gün aradığınız güneş; kuşlar, çiçekler ve böceklerle muhteşem bir uyum içinde… Her taraf çimlerle kaplı ve yemyeşil. İlk izlenimin iç ısıtıcı. Ama başındasınız daha her şeyin.

Eşyalarınızı yerleştirip bir dünya mutfağı oluşturuyorsunuz. Geleneksel yiyecekler, bambaşka çikolatalar, tatlılar, geleneksel eşyalar… Masanın üstü dünyanın dört bir yanından yiyeceklerle dolu. Derken açık kapınızdan küçük bir misafir giriveriyor odaya. Kimseye yüz vermiyor tabi. Arkasından onu takip eden bir küçük misafir daha… Onlara bir şeyler ikram edip konuşmaya çalışıyorsunuz. Sizi aldırmıyorlar. İkram ettiklerinizi almıyorlar. Utangaçlıklarının verdiği haşerelikle masadan aldıklarını birer ikişer atıyorlar ağızlarına. Sonra koşarak çıkıveriyorlar odadan. Bakakalıyorsunuz.

Burası kocaman bir aile… Belki kendi öz anne-babası belki kimsesi olmayan 100lerce bebeğin, çocuğun, gencin yine burada yaşayan gönüllülerle birbirine sarılıp bir bütün oldukları hayat bahçesi. Yolda yürürken meraklı gözlerle sizi inceliyorlar. Çoğu zaman aldırmıyormuş gibi yapıyorlar. Ama gözlerinin içindeki parıltı kalbinize işliyor. Nihao! Diyorsunuz, kocaman gülümsüyorlar size.

2 hafta geçireceksiniz bu ortamda. Alışkanlıklarınız değişecek. Yeni alışkanlıklar edineceksiniz. Yer gelecek zorluklar yaşayacak, uçan her uçağın arkasından bakakalacaksınız. Yeri gelecek ayrılmak istemeyeceksiniz. İlk birkaç gününüz pek çetin geçecek tabi. Bu hayat bahçesine alışmanızın kolay olmayacağını düşüneceksiniz. Sorguluyorsunuz her yeri herkesi. Sabahları kalkmayan siz çok erken saatlerde kalkacaksınız. Aslında kalkmak zorunda değilsiniz ama 7den 20 ye her çocuğun o çok erken saatlerde kalkıp servislere doluştuğunu görünce dayanamıyorsunuz. Bir bakmışsınız 5te uyanmış 5:30 da çoktan servis beklemeye koyulmuşsunuz. 10 dakikalık mesafedeki yetimhaneye ait çiftliğe gidiyorsunuz hep birlikte. O 10 dakikalık yolculuk hayatınızın en kötü yolculuğu olabilir. Etrafınızı inceliyorsunuz yol boyunca. Özellikle de çocukları. Kiminin gözleri uzaklarda. Kimi dalmış gitmiş. Kiminin ise uykusuzluktan kafası düşüveriyor yanına. Aklınızda senaryolar yazmaya başlıyorsunuz. Çocukların zorla bu saatte kaldırıldığını düşünüyorsunuz. Belki de şiddetle yapılıyor bu. O gözünüzün önündeki gül bahçesi ateşli dikenlere dönüşüveriyor. Yol boyunca buna nasıl karşı çıkacağınızı düşünüyorsunuz. Sabahın bu saatinde kalkmak istemediğinizi. Çocukların bu saatte uyandırılamayacağını. Nasıl kızacağınızı planlıyorsunu proje sahibine ve müdüre. İlk birkaç gün, ön yargılarınızı kırıp gerçeği görene kadar dokunduğunuz elinize batıyor. Sabahlar kalkılmaz gibi gözüküyor. Ülkenizden 11 saat uzakta. Ama görüyorsunuz ki herkes neyi nasıl yapacağını çok iyi biliyor. Gönüllüleriyle, 7den 20ye çocuk ve gençleriyle herkes işine hakim. Herkes ne zaman, ne yapacağını çok iyi biliyor. Bu çiftlik mi… Bu çiftlik o yetimhanenin giderlerinin karşılanabileceği tek olanak. Aslanın ağzı…

O ilk gün şok edici geliyor size. Sabah 5 te kalkmak mı? 5:30 da hava daha yeni aydınlanırken elinizde 2 afta boyunca onunla yemek yiyeceğiniz tabağınız ve chopsitick iniz. Serviste çocukların o halini henüz kaldıramamışken çiftlikteki hallerine de şahit oluyorsunuz. Yapmaları gereken sırayla kasalarda bulunan her bir meyve ve sebzeden 1er tane alıp 5er kiloluk çantalar oluşturmak. Kendi yemeklerinizi oluşturuyorsunuz aslında. İzlediğiniz televizyonu, kullandığınız elektriği. Onları izliyorsunuz. Ne yaparlarsa aynısını yapıyorsunuz. Bazıları görüldüğüde uyarılmasına hatta yasak olmasına rağmen 2 çantayı aynı anda hazırlamaya girişmiş. Zorla taşıyıveriyor. Odaklanmışlar. O poşetler hazırlanırken konuşana nadir rastlanır. Zamanla bir bakmışsınız sizin elinizdeki çanta da 2lenmiş 3lenmiş. Hatta 4lenmiş. Ama kiloları tartan yaşlı tonton yetimhane sorumlunuz bildiği birkaç ingilizce kelime ile uyarır sizi. No, yes, go, too a lot… Herkesin en fazla taşıması gereken ise 1 çanta. Bazen öğlen 12 de bazen sabah 9 da bitiveriyor işler bu çiftlikte. Hava sıcaklığı ve nemden dolayı çalışmak için en uygun saat ise bu.

Hep birlikte dönüş yolunu tutuyorsunuz. Gördüğünüz her kişiye Nihao diyorsunuz. Tek tük öğrendiğiniz Çince kelimeler onları gülümsetmeye yetiyor. Sadece selam vermek bile aranızdaki kocaman bir dağı eritiveriyor. Ama bunun yetersiz olduğunun farkındasınız. O dağı aşmanız gerektiğini biliyorsunuz. En büyük problem ise dil. Onlarla direkt olarak iletişim kurmanız imkansız. Önce şakalaşmaya başlıyorsunuz. Bir bakmışsınız ki oyunlarına katılmışsınız. Çocuklarla iletişiminiz çok daha kolay. Yaşıtlarınızla ise henüz çok yeni. Bir gün basketbol oynayıveriyorsunuz. Beden diliniz yetiyor anlaşmaya. Sonra bir bakmışsınız hayatınızın en güzel doğum günü kutlaması Asya’nın bir ucunda, o yetimhanede tanıştığınız belki de henüz hiçbir karşılıklı laf edemediğiniz yeni arkadaşınız önderliğinde, dünyanın dört bir yanından takım arkadaşlarınız tarafından düzenleniyor. Böylesini daha önce yaşamamışsınız. Sizi alıp bir sınıfa götürüyorlar. Her şey normal havası. Olayın çok da farkında değilsiniz. Birden gözleriniz bağlanıyor. Gözleriniz kapalı odaya girdiğinizde harika insanlar karşılıyor sizi. 9 farklı ülke geleneğine göre kutluyorsunuz doğum gününüzü. İlerleyen saatlerde 8 belki 7 yıl önce şarkı söylemenize rağmen geleneksel bir şarkı söyleyiveriyorsunuz ısrara dayanamayıp. Ön yargı kırıp bilgi veriyorsunuz ülkeniz hakkında.

2 hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçiveriyor. Son gününüzün bir önceki günden hiçbir farkı yok. Olmamalı da. Biri kolunuzda biri sırtınızda fotoğraflar çekiniyorsunuz. İlk gününüzdeki çocuklar değiller artık onlar. Daha aktif ve daha cana yakınlar. Belki hayata çok daha bağlılar. Onların hayatında çok şey değişmiş. En az sizinki kadar. 10 kişilik takımınızla projenizin devamı için yeni bir yere yelken açıyorsunuz.

Projenizin devamını Çin’in çok farklı şehirlerinden öğrencileri toplayan bir üniversiteyle birlikte gerçekleştiriyorsunuz. Yaklaşık 200 öğrenciyle Pekin’i adım adım gezerken çok farklı tecrübeler tadıyorsunuz. Çin televizyonunda yayınlanan bir programa en önde katılıp televizyona çıkma şansı bile buluyorsunuz.

Çocuklarla daha etkili iletişim kurabilmeyi hedefleyip gruplara ayrılıyorsunuz. Harika bir takım arkadaşınızla, 14-18 yaş arası 25 sevimli lise öğrencisiyle takım oluyorsunuz. Bir amaç için buradasınız ve bu takımla da iletişiminiz çok önemli. Bir takım ismi teklif ediyorsunuz. “YamYams” bir shout unuz bile oluyor. Bunları yapmalısınız. Çünkü henüz onlar bile birbirlerini çok net tanımıyorlar. Şehre çoktan alışmışsınız. Gelirken Çince okuyamamaktan kaynaklanan kaybolma olaylarını içine alanki tedirginliklerini uçmuş gitmiş. Bir yerden bir yere tek başınıza gidecek, hatta o şehirde yaşayabilecek kadar kavramışsınız her şeyini. İlk hafta yer yer duyduğunuz keskin kokular çok da keskin gelmiyor artık. Aldırmıyorsunuz. Metroda, otobüste, bir tarihi yerde hatta Çin Seddi’nde etraftaki tarihi yerlerden çok sizin resminiz çekilebiliyor. Burada halk samimi. Kimisi bir fotoğraf çekinmek isteyip rahatsız etmek istemeyecek kadar utangaç. Anladığınız zaman siz teklif ediyorsunuz. Mutlu oluyorlar. Siz mi? Siz halinizden gayet memnunsunuz. Hayatınızda kaç kere tanımadığınız insanlar sizinle fotoğraf çekinmek ister ki? Ama duruma göre kritik bir yere oturduysanız 1 saat aralıksız çekinip yorgun düştüğünüz de olabiliyor.

Tedirginliklerinize rağmen ilk haftanızdan yemeklere alışıyorsunuz. Çok farklı ve çok lezzetli yiyecekler bulabilirsiniz burada. Doğru yerleri bulabilirseniz, daha önce yenildiğini görmediğiniz şeyleri de görebilirsiniz. Pilav ana yemeğinizin yanında olmazsa olmazınız. O kadar alışıyorsunuz ki döndüğünüzde birkaç gün aramadan edemeyeceksiniz. Yine döndükten sonra birkaç gün chopstickle yemek isteyebilirsiniz. Aylar sonra bile özenle aldığınız chopsticklerinizi kullanmak isteyebilirsiniz.

Pekin yemyeşil… Her tarafınız park ve göl. Çok yüksek binaları, gökdelenleri de görebiliyorsunuz bu şehirde çok tarihi yerleşim alanlarını ve tapınakları da. Geceleri parklar ışıl ışıl. Gököyüzü uçurulan ışıklı uçurtmalarla rengarenk. Yaşlısı genci bir arada. Küçük bir tüylü top ise oldukça rağbet görüyor. 70 yaşında bir hanımefendi de bulabilirsiniz, 15 yaşında bir genç de. Hepsi bu tatlı oyunu oynuyorlar. Parklarda, bazen caddelerde bir müzik sesi işitiyorsunuz uzaktan. Sonra farkediyorsunuz ki herkes aynı figürlerle dans ediyor veya herkes hepbirlikte müzik eşliğinde hızlı hızlı yürüyor.

200 kişilik öğrenci grubundan ayrılışınız pek kolay olmuyor açıkçası. Projelerinin sonunda size ve kendilerine bir gösteri hazırlıyorlar. yine hayatınızda bir ilke imza atabilirsiniz. Bir bakıvermişsiniz dans figürü yazıyorsunuz. 5 kişilik bir ekibe gösterileri için yardım ediyorsunuz. Dansta daha kötüsü üzerinize yok. Ama o 5 kişiyi reddedemezsiniz. Etmemelisiniz de. Bir bakmışsınız onlarla doğaçlama dans ediyorsunuz. Bir şeyi başarmalarını sağlıyorsunuz. Son gününüz zorlayıcı oluyor. Fotoğraf çekinmek mi? Bu grupla fotoğraf çekinmek için hayatta kalmanız gerek. Herkes kolunu sizin omuzunuza atmak için sıkı çalışmalara girmiş. Kimi boynunuza sarılmış, kimiyse kafanıza ve bacağınıza. Onlardan ayrılmak onlar için de hayli zor. Proje başında İngilizce seviyesi sebebiyle iletişim kurmakta zorlandığınız çocuklarla bile daha rahat iletişim kurabiliyorsunuz. Ama İngilizce’yi önemsemiyorsunuz. Önceliğiniz o değil çünkü. Önemli olan otobüsün arkasında köşede sessizce oturup grubu takip edeni de gruba dahil etmek. Onlara gelecekleriyle ilgili yardımcı olmak. Hayata bakış açılarını geliştirmek.
Tüm bunları yaparken asıl değişimi ve gelişimi siz yaşıyorsunuz tabi. Kendinizi çok farklı bir ortamda çok farklı insanlarla tanımaya başlıyorsunuz. Özelliklerinizin farkına varıyorsunuz. Yeni bir kültür tanımışsınız. Gelecek planlarınız şekillenivermiş. Artık ön yargılarınız yok. Başarmayı öğrenmişsiniz. İletişiminizi bir daha hiç koparmayacağınız dünyanın çok farklı yerlerinden arkadaşlıklar edinmişsiniz. Hatta sözleşeceksiniz ve görüşmek için sıradaki durağı belirleyeceksiniz bile. Belki Asya, belki Avrupa belki de Afrika… Mesafeler mi… Mesafeler artık önemsiz.

Çünkü artık “Global Citizen”sınız!

ENES USLU – 2014